Bir Barış Mesajı 

Neredeyse elli yıl önce, Franklin D. Roosevelt’e bir mektup yazdım. Tabii ki bir cevap alamadım, ancak bugün tekrar benzeri bir mektup yazmayı düşünüyorum. 1941 senesiydi. Japon ordusu Çin’i istila ediyordu ve Roosevelt bu süreci kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Hatta Japonya’yı Çin’den elini çekmemesi halinde petrol yollarını kapamakla bile tehdit etti. Japon ordusu oturup yok olmayı beklemek yerine mücadele etmekte ısrarcıydı. Ülke köşeye sıkışmış durumdaydı.

O zamanlar hala yirmili yaşlarında genç bir adam olarak; yaklaşan savaşın ayak seslerinin korkunçluğuna, insan muhakemesinin çelişki ve hatalarına dair düşüncelerimi yazarsam Amerikan başkanının sağduyusuna hitap edebileceğimi, bir ihtimal savaşın çıkışını engellemeye yardımcı olabileceğimi düşündüm. Bu sebeple Başkan’a bir mektup yazdım ve Koçi’deki yerel bir gazetenin muhabirine teslim ettim. Evet, gerçekten de o zamanlar gençtim. Tabii ki mektup hiçbir zaman iletilmedi.

Bugün, ileri yaşlarımda, çok uzun zaman önce ifade ettiğim aynı fikirlerimi tekrar yazmaya hazırlanıyor oluşuma üzüntüyle bakıyorum. Ne yazarsam yazayım boşuna olacağını fark ettiğimden, bu mektup sonuncu olacakmış gibi yazıyorum. Acaba Birleşik Devletler’in, Sovyetler Birliği’nin ve diğer ülkelerin liderleri, yaşlı bir çiftçinin duygularını ve düşüncelerini dikkate alırlar mıydı diye merak ediyorum.

Uzun zaman önce Roosevelt’e yazdığım uzun mektubum gibi, bu mektup da açık ve sorgulayıcı bir mektup olacaktır.

Mesih “Kılıçla yaşayan, kılıçla ölür” dedi.  Merak ediyorum, acaba bunu sadece bir hayalperestin hararetli arzusu olarak mı görüyorsunuz?

İnsanlar bugün, bir eliniz nükleer silahları tutarken, diğer elinizle dünyanın her yanına stratejik bir biçimde gıda ulaştırdığınızı söylüyor. Böyle bir duruşla dünyayı kurtaran adaletin müdafisi olabileceğinize inanıyor musunuz? Dünyanın güvenini silahlarla kazanabileceğinizi düşünüyor musunuz? Doğu’da, hiçbir öfkenin yiyecek konusunda hissedilen kadar derinleşmediği söylenir. Gıdayı stratejik bir silah olarak kullanırsanız, bütün dünyanın nefretini kazanabilirsiniz. Bugün Japonya’nın gıda piyasalarını liberalleştirmesini talep ediyorsunuz, ancak Japon çiftçilerin duyduğu kin ve öfkenin ne kadar bilincindesiniz?

Barışın kuvvet ve taktiklerle sağlandığı düşüncesi bir aptalın boş hayali değil midir? Bu, tek yolun kısasa kısas ve nefrete nefretle cevap vermek olduğuna inanan insanın işi ve hüzünlü kaderidir.

Barış silahlarla kazanılamaz. Bunun her zaman geçerli olduğunu görmek için tarihe bir bakmanız yeterli.

Dikkat çekmek isterim ki; biyolojik evrim teorisini temel alan, güçlünün zayıfla beslendiğini ve bu yüzden en güçlünün hayatta kalacağını  savunan doğal seçilim yasasına dayanan bir düşünce biçimi, hata ve yanılgı üzerine kuruludur. ¹

Esas formunda doğa; ne bir rekabet dünyasıdır, ne de dayanışma. Göze görünen kadarıyla, doğal dünyamızda, sadece, yaşamın akışını ve hareketin döngüsünü sağlayan bir besin zinciri prensibi vardır. Gerçekte, doğada güçlü ya da zayıfın, ebedi galiplerin ve mutlak mağlupların olmadığına inanıyorum.

Bu nedenle, doğal seçilimi doğa kanunuyla karıştırmak, güçlünün hayatta kalmasının insanlığın ilerleyişi için en uygun ve geçerli yol olduğuna inanmak; birinin askeri güç oluşturmak için çaba harcamasının, diğerlerinin önüne geçerek yaşamını sürdürmesinin doğal olduğunu düşünmek bağışlanamaz bir hatadır.

Savaş sadece insanın dünyasında vardır ve biyolojik krallığın geri kalanına yabancıdır, doğal dünyaya ait değildir. Savaş, insan aklının ortaya çıkardığı bir saçmalıktır.

Savaşı haklı çıkaracak bir gerekçe; hiçbir bir yerde, hiçbir zaman bulunamaz.
İnsanlar bugün – geçmişte de olduğu gibi – barış ve savaş arasında devamlı gidip geliyor,   daima düşmanlığın yarattığı dehşete maruz kalıyor. Savaşın tetiği; devletlerin çıkarlarını, iyiyi ve kötüyü, sevgiyi ve nefreti birbirinden ayıran hatalı yargıların sonucunda çekilmiş olabilir. Ancak, bu insani tutkular çerçevesinde, doğru ve yanlışın ölçütlerini siz kendiniz neye göre belirliyorsunuz?

İyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı değerlendirebilen, tüm dünya için geçerli olan kesin ve değişmez bir ölçüt; insan aklıyla varılabilecek bir şey değildir. Peki neden, çıkar çatışmalarını çözerken, insanlığın zenginliği ve yoksulluğu tartmak için kullanabileceği kesin bir ölçeği bile bulunmamaktadır? Ben son kararı Tanrı’nın verdiğine, bu nedenle doğanın kanunlarını gözlemlemekten başka alternatifimiz olmadığına inanıyorum. Buna ne diyorsunuz?

Sorumluluğun liderlere düşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tarih, dünyanın her tarafındaki insanlar barış isterken, savaşın her zaman adına liderlik denilen küçük bir grubun takdirine bırakıldığı gerçeğini ispatlıyor. Savaşlara hiçbir zaman bir ulusun toplumsal merdiveninin en alt basamağını işgal eden yoksullar ya da “aptal” köylüler neden olmamıştır.

Çoğu insan liderlerinin açıkgözlülüğüne ve ileri görüşlülüğüne güvenir, ancak insanın ayrımlayan bilgisinin aydınlanmamış bilgiden başka bir şey olmadığını ve çelişkilerin çözümlenmesi için asla uygun bir yol olamayacağını düşünmüyor musunuz?

İnsan bilgisi derinleşirken, olan bitenler bize daha açık hale gelmez; bu ancak gizemlerin ve karmaşanın artmasına neden olur.

Liderler planlarını ve taktiklerini dikkatle ölçüp biçerken; kaos gitgide büyür, şüphe bulutları yayılır. Şüphe korkuya dönüşür, korku kötülüğü doğurur.
Bunun nedeni, ne kadar çok gerekçeli önlemler alınıyor, akıllıca toplantılar ne sıklıkta yapılıyor olursa olsun; dişe diş ve göze gözü arzulayan tutkuları kontrol etmenin mümkün olmamasıdır. Benzer şekilde; sonu gelmeyen, rekabetçi ‘silaha karşı silah’ sarmalının önünü kesmek de imkânsızdır.

İnsanlık, insan aklıyla gelişti; şimdi ise aynı melekelerin getirdiği çöküş sürecinde. Yine de, gelinen bu noktada bile, kurtuluşu akılda aramaya devam ediyoruz. Böyle bir kurtuluşa giden tek yolun aklı bir kenara koymaktan geçtiğini göremiyor musunuz?

Şu anda önümüzdeki tek seçenek, Buddha’nın insan aklını aşan bilgeliğiyle ve Mesih’in insan sevgisini ve nefretini aşan koşulsuz sevgisiyle yaşamaktır. Bu, hiçbir zaman, bugün olduğu kadar doğru olmamıştı.

Yarınları akılla ölçmeye devam edemeyiz.

Liderlerin kurtarıcı olması gereken zamanların geldiğine inanıyorum.

Maddiyatçı dünyamızda;  insanlar sadece ekonomik zenginliklerin peşinde zıvanadan çıkmış gibi pürtelaş koşturuyor, birbiriyle yalnızca çıkar çatışmaları yüzünden mücadele ediyorlarmış gibi geliyor bana. Bu durum, şüphesiz, maddi bolluğun doğrudan insanın hazzıyla bağlantılı ve mutluluğun kaynağı olduğu kanaatinin sonucudur.

Herkesin ölüm taciri yerine bir barış havarisi olmayı tercih etmesine rağmen, neden ülkeniz maddi ve manevi tüm gücünü durdurulamaz bir nükleer silah yarışının isteri krizine sürüklüyor? Bunun sebebi, barışın güçsüz bir hizmetkârı olmaktansa – ölüm tacirleriyle gizli ittifaklar kurmanızı gerektirse bile – güçlü bir devlet ve yüce bir hükümdar olmayı tercih etmeniz mi? Eğer öyleyse bu, insanlık üzerine oynanan en tehlikeli kumardır.

İnsanın gerçek neşe kaynağı maddi mal varlığı değildir, mutluluk da dışarıdan bahşedilmez. Böyle bir yol ancak kişiyi Tanrı’dan uzaklaştırır.

Gururla dolu bir kalbe, saray ziyafetlerinde sunulan, dağ ve denizlerin meyveleri dahi  tatsız gelir. İhtişamının doruğunda, en görkemli kıyafetlere sarınmış Süleyman bile, tarlalardaki bir tek zambağın önünde boynunu bükmüştür. Kadim bilgelik bize, tarlalarımızda çiçekler açtığı ve kuşlar şarkılarını söylediği sürece, tek bir şeye bile sahip olmadan mutlu olabileceğimizi öğretir.

Ulusal zenginlik ideolojisinin ve güçlü silahların, bir ulusun insanlarının en büyük düşmanı olduğuna dikkat çekilmelidir; çünkü bunlar, insanları gerçek zevklerden ve mutluluktan mahrum bırakır. Ülkeleri zenginleştikçe insanlar gururlanır ve yozlaşmaya başlar. Ordu güçlendikçe insanlar üzerindeki etkisi artar ve onları özgürlüklerinden mahrum bırakır.

Gerçekten bilge ve cesur olanın zenginliğe ya da silahlara ihtiyacı yoktur. Diğer yandan yüreği cömert olmayan kişi istediği kadar zenginleşsin, kalelerini istediği kadar yüksek inşa etsin, rahat bir uykunun tadını çıkaramaz.

Bir ülke kendini ne kadar korursa o kadar güçsüzleşir. Düşmanın peşine ne kadar düşerse, düşman o kadar güçlenir, barış ve özgürlük o kadar uzaklaşır.
Siyasetin kilit noktasının ne olduğunu düşünüyorsunuz, merak ediyorum. Doğu’nun bilgeleri, çözümün ölçülü bir yol izlemek olduğunu söyler, bu değişmeyen bir merkezde durmak olarak da düşünülebilir.

Batı din ve felsefesine göre dünyamız bir çelişkiler dünyasıdır ve bu çelişkileri çözmek orta yolda yürürken sağı ve solu dengelemekten geçer. Bundandır ki; Batı’da toplantılar ve tartışmalar çok yaygındır, ahenk ve uyum arayışına vakfedilen çaba çok fazladır. Fakat böylesi diyalektik süreçlerle izi sürülen orta yol, Doğuluların işaret ettiği ölçülü yol değildir, sadece yarım yamalak ve hiçbir yere varmayan bir sokaktır.

Doğu felsefesine göre dünyamız bir görecelik dünyası değil; zamanı ve mekânı aşan, mutlak ve özgecil bir dünyadır. Doğu felsefesi, ancak uzay-zamanın ötesine geçerek gerçek hiçlikte durabilenin sahip olabileceği mutlak evrenselliğin – buna Tanrı’nın bakış açısı da denilebilir – siyasetin Büyük Yolu olabileceğini savunur.

Göreceli bir perspektiften doğacak herhangi bir diyalog ve işbirliği girişimi, yolu sonu gelmez bir şekilde uzatacaktır. Fakat kişi Tanrı’nın durduğu yerde durur ve yüreğini açarsa, diyalog ve uzlaşmaya gerek kalmayacaktır. Roma ve Londra’da insanlar kendi kendilerine doğal deniz yollarını kapatma ahmaklığına kalkışmazlardı. Onları silahlarla tehdit etmek yerine, neden Kuzey ve Güney Yarımküre’ deki bütün insanları bir süreliğine Amerika’ya davet etmeyelim? Bu Tolstoy’un İvan’ının,² Gandhi’nin ve Amerikalı çiftçilerin de aynı bütünün birer parçası olduklarını kanıtlayacaktır.

Şüphesiz ki, bundan sonra, insanlar düşman olarak düşündüklerinin aslında kendi gölgeleri olduğunu ve çelişkinin aynı gerçekliğin iki yüzünden başka bir şey olmadığını görecektir.

Şeytanların kılıçları bebeklerin elleri karşısında sağlam kalamaz. Çocuklara çevrilmiş silahlar hepsinden çok daha tehlikelidir. Silahların en büyüğü çıplak eller olabilir.

Avrupa ve Amerika’da, kuşkusuz, ‘silah ya da tereyağı’³ arasında karar vermenin değil, Mesih’in ruhunu takip etmenin ve insanların yaşamak için gerçekte neye ihtiyaç duyduğunu düşünmenin vakti gelmiştir.
Bugün, büyük bir kaygım var. İnsanlar materyalizm ve bilime duyulan korkunç derece bir güven ile yönetilen bir çağa doğru hızla atılıyor ve bu süreçte kompleks bilgisayarlara dönüşüyor.

Hayatın temellerinin genlerde yattığına inanan yaşam bilimciler bunları analiz ettiler ve insanın genetik bilgiyi ileten bir araçtan başka hiçbir şey olmadığını keşfettiler.

Ebeveynlerin ve öğretmenlerin ideolojik olarak önyargılı oluşundan endişe duyduğu eğitim sisteminin devlet tarafından hala tercih edilir olduğu bir çağda, bundan sonra denenecek olan şey tüm sorun ve kaygılar ile baş etmede insanların yerini bilgisayar ve robotların almasıdır.

Bugün nükleerin düğmesine basan ilk kişi olacak kadar cesur kimse var mı? Alakalı tüm bilgileri değerlendirebilecek ve doğruluğu kesin olan bir karar alabilecek kimse olmadığına göre, insanüstü kararlar alınması gerektiğinde kim yetkilendirilecek? Bilgisayarlar ustaları tarafından programlanmış sadık bekçi köpekleri olmaktan öteye gidemez. Fakat bilgisayarlar tarafından işlenerek çıktı haline gelen veri yığınlarının – bilgisayarların insanlara emir verebilmesi ve onları manipüle edebilmesi adına – önemsiz bir veri kabul birimi haline gelecek olan insan beynine doğrudan iletileceği günler de gelecektir.

Biyoteknolojide kaydedilen hızlı ilerleme de endişe vericidir. İnsan hayatının gerçek anlamına ve amacına dair en ufak fikri olmayan bilim adamları, hayat programlayacak yollar icat etmekle meşgul.

Bilgisayarla işlenmiş veriler ve genetik mühendisliğiyle yeni yaşam biçimleri oluşturmanın insanlığı felakete sürükleyeceğine inanıyorum. İşte sebebi: Kant, düşüncenin ve insanın sahip olduğu türlü esas kavramların tamamının; zaman ve mekânın evrensel, a priori⁴ formları üzerine inşa edildiğini söyler. Doğal olarak, bilgisayarlar da yalnızca zaman ve mekân kavramları temel alınarak oluşturulmuş aletlerdir. Bunun sonucu olarak, zaman ve mekânı aşan bir görüşle karar veren Tanrı’nın kararlarına ve amaçlarına aslen ters düşen, hatalı kararlar alan önemsiz makinelerdir.

Dahası, yaşam bilimciler tarafından genetik rekombinasyonla yaratılmış canlılar ne kadar harika olursa olsunlar, insan aklının verimlilik kaygılarıyla yaratılmışlardır. Bilim adamları Tanrı’nın muazzam ve sınırsız bakış açısının ötesine geçebilen mükemmel organizmalar yaratamazlar.

Bugün, bilim adamları tüm yaradılışın efendisi Tanrı’nın yerine geçebilecekleri yanılgısında. Ancak, ne kadar kıvranırlarsa kıvransınlar ve mücadele ederlerse etsinler; yaratacakları üst-insanların ve yeni canlıların, her daim zaman ve mekân konseptlerinin alanında kalmaya mahkum kusurlu yaratıklar olacağı gerçeğini ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Benim kaygım ise şu: Bilgi tufanına kapılıp batmaya başlayan insanlık ne ölüm tacirlerinin pençesinden kaçabilecek, ne de bilimin vahşi taşkınlığını kontrol edebilecek hale düştüğünde, yardımı nerede aramalı? Tanrı’yı terk eden insan, O’nun yanına dönemeyecektir. Merak ediyorum, bu durum insanlığın evrenin öksüz evladı olacağı anlamına mı geliyor?

Kaygılarım boş korkulardan başka bir şey değil mi? Belki de düşüncelerim tamamen yanlıştır? Böyle olduğunu söyleyebilmeniz, benim için hiç beklenmedik bir sevinç kaynağı olurdu.

Çeviri Notları

1. Doğal seçilim teorisinde Darwin, doğada en güçlü olanın değil, doğa ile en uyumlu halde yaşayanın hayatta kalacağını savunur. Kendisi de teorinin “güçlünün zayıfı yok etmesi” şeklinde algılanmasından ve kapitalist bazı düşünürlerin fikirlerini doğal seçilim kavramına dayandırmasından rahatsız olmuştur.

2. Tolstoy’un Ivan the Fool isimli öyküsündeki İvan’dan söz ediliyor.

3. Guns or butter, bir ekonomik analojidir. Ülkenin bütçesinde ordu ve sivil refah harcamaları arasında kurduğu dengeye işaret eder.

4. A priori, önsel bilgi. Deneyden önce bilinen anlamını taşıyan bir kalıptır.

Çeviren: İlayda Gülsüm Çamlı

Kaynak: The Road Back to Nature: Regaining the Paradise Lost, Masanobu Fukuoka, Japan Publications, 1987, sf. 133-141.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s